Donanım Haber

Uygulama ile Aç
Kayıt

Binbaşı
06 Temmuz 2016
Tarihinde Katıldı
Takip Ettikleri
16 üye
4 Gün Cezalı
3 gün 15 s. 42 dk.
Gönderiler Hakkında
2 ay
Yamaha Otomobiller İçin Elektrik Motoru Üretimine Başladı

Yamaha bir kez daha otomobil sektöründe boy gösteriyor. Bu kez özellikle butik otomobil üreticileri için 469 beygir gücünde ve 800V ile çalışabilen küçük boyutlu bir motor geliştirdiğini duyurdu.


Anlaşılan Yamaha'nın otomobil üretme planları olduğu bir söylentiden fazlası olacak. Haberin kaynağı aşağıda:


Motosiklet devinden elektrikli otomobil motoru – Sözcü Gazetesi (sozcu.com.tr)


Motorun Görünümü:


https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/8b/21/84/8b21848123909590e94d43c602f12962.jpeg&t=0&width=480&text=1
4 ay
Alman Nükleer Silah Programı Neden Başarısız Oldu

Alman Otto Hahn ve asistanı Fritz Strassmann aralık 1938’de nükleer fizyonu keşfettikten sonra, Nisan 1922’de ilk nükleer fizyon reaktörünü yapmak üzere Uranverein,(Uranyum Kulübü) adı altında Alman nükleer programı başladı. Almanya nükleer fizyon reaktörü çalışmalarını dünyada başlatan ilk ülke olmasına rağmen program başarısızlıkla sonuçlandı. Başarısızlığın nedeni olarak bazı kaynaklar sabotaj ihtimali üzerinde dursa da, tarihçiler ve fizikçiler arasında genel kanı başarısızlığın doğal nedenlerden kaynaklandığı yönündedir.


Sabotaj iddiasına daha ilerde döneceğim. Şimdi kronolojik olarak görünen nedenler üzerinde bazı bilgiler aktarmak istiyorum.


Adolf Hitler ocak 1933’de iktidara geldi. İktidara gelir gelmez ilk işlerinden biri eğitime el atmak oldu ve nisan 1933’de eğitimi nasyonal sosyalist fikirler çevresinde yeniden düzenleyen Profesyonel Yurttaşlık Hizmetlerinin Restorasyonu adı altında bir kanun çıkarıldı. Kanunla, Alman soyundan gelmeyen (aryan olmayan), Yahudiler öncelikli olmak üzere birçok akademisyen görevinden uzaklaştırıldı ve Alman üniversiteleri nasyonal sosyalist ideoloji çerçevesinde politize edildi. Böyle uzaklaştırılanların sayısı yaklaşık 1400 civarındadır ve bu sayıya, üniversitelerin politize edilmesinden rahatsız olup kendi isteğiyle akademiden ayrılanlar dahil değildir.  


İkinci olarak, Deutsche Physik adıyla anılan ve tamamıyla ideolojik temellerde yükselerek Alman fizik toplumunu aryanlaştırmayı ve kuantum fiziği gibi alanlardan uzaklaşmayı amaçlayan bir siyasi hareket başlatıldı. Bu hareketin başlamasıyla, o tarihlerde uluslararası camiada bilinen ve tanınan 26 Alman fizikçiden 13’ü Almanya’yı terk etti. Terk edenler arasında 11 fizikçi ile 4 kimyacı vardı ki bunlar ya Nobel ödüllüydü ya da ileride Nobel alacaklardı. Bu akademisyenlerin arasında Albert Einstein, Max Born, Hans Bethe, Erwin Schrödinger ve Otto Stern ilk anda aklan gelen isimler olarak göze çarpıyor.


Son olarak, gelecek vadeden, parlak beyinli, nükleer programa katkısı olabilecek pek çok genç fizikçi ve kimyacı 1939 yılında askere alındı ve çoğu cephede kaybedildi. Örneğin Uranverein programında yer alan fizikçilerden  Georg Joos, Wilhelm Hanle, Reinhold Mannkopff, Paul O. Müller ve Karl-Heinz Höcker nükleer programda çalışırken askere alındı. Müller cephede ölürken, Höcker esir düştü ama bozulan sağlığı nedeniyle ülkesine iade edildi. Onların askere alınmasıyla Göttingen üniversitesinde başlayan 1. Uranverein programı sona erdirildi. Nazilerin nükleer programda çalışan fizikçileri askere alması programı yeterince önemsemediklerinin göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir.


Tüm bunlar, genelde Alman akademiasının, özelde fizik alanının içinde büyük bir beşeri boşluk oluşturuyor ve Alman nükleer programının başarısız olmasının nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor. Nükleer programın başarılı olabilmesi için ön şartlardan biri olarak çok gerekli olan sayısız değerli bilim adamı büyük bir ideolojik körlükle ya harcanıyor ya da elden kaçırılıyor.


Bunlar başarısızlığın insan kaynaklarına ilişkin tarafıyla ilgili olarak söylenebilecek unsurlar. Başarısızlığın daha başka nedenleri de var.  Söz konusu nedenler de şöyle özetlenebilir:


·        Alman nükleer programı disorganizeydi ve kurumlar arası işbirliği yok denilecek kadar azdı. Toplantılarda bir araya geldiklerinde her biri diğerinin program için gereksiz olduğunu söylüyordu.

·        Döneminin gereği olarak böyle bir program devasa bir lojistik ve finans desteği gerektiriyordu. Alman hükümeti ise programın olumlu sonuçlanacağına dair belirsizlik yüzünden bunu bir kumar olarak görüyor ve gerekli kaynakları programa tahsis etmekten kaçınıyordu.

·        Projede çalışacak bilim adamı sayısı yukarıda açıklanan nedenlerle çok yetersizdi. Programın yalnızca bütçesi değil, insan kaynakları da çok kısıtlıydı.

·        Program Hitler’in fazla ilgisini çekmemişti. Hitler en çok V-2 balistik füzenin geliştirilmesiyle yakından ilgileniyordu ve savaşın geleceğini V-2 füzesinde görüyordu. Bu nedenle, nükleer program Hitler’in çevresinden de ilgi görmüyordu. Nitekim Hans Bethe anılarında Alman nükleer programının lider bilim adamı Heisenberg’in bilim adamlarına ve hükümet yetkililerine fizyon ile ilgili verdiği bir derste çoğunun konuya ilgisiz kaldığını gözlemlediğini söylemişti.


·        Dahası, projenin sorumlusu silah bakanı Speer, ikna edici sonuçlar elde etmeden projeyi Hitler’e sunmaktan kaçınıyordu. Heisenberg, savaş sonrası İngiltere’de tutulduğu Farm Hall’da şöyle demişti: “Hükümet yetkilileriyle projeyi yürüten biz bilim adamları arasındaki ilişki o kadar zayıftı ki, biz çok istemiş olsaydık bile hükümet yetkililerinin bize olan güvensizliği nedeniyle projede net bir sonuca ulaşmayı başaramayacaktık.”

·         Hükümetle koordinasyon son derece zayıftı. 1942’de bakan Speer’in de dahil olduğu bir toplantıda, Heisenberg bomba yapmak için gereken U-235 miktarından söz edince, bomba sözcüğünü duyan toplantıdaki yetkililer çok şaşırdılar. Daha projenin nihai amacının fizyon reaktörü yapmak değil, bomba yapmak olduğunun farkında bile değillerdi. Projenin hükümetle koordinasyonundan sorumlu bilim adamı Walther Gerlach’ın projeye olan ilgisizliği tüm bunların üstüne tüy dikmişti.


2. Uranverein olarak bilinen ve Heisenberg’in öncülük ettiği program 1942’de duraklatıldı ve sonradan sadece küçük çapta bir fizyon reaktörü yapımıyla sınırlandırılarak sürdürüldü. Yetkililer ve bilim adamları yolun çok başında olduklarını düşünüyorlardı. Üstelik projeye var güçleriyle katkıda bulundukları bile söylenemezdi. Bir nükleer reaktörün hayata geçirilebilmesi için hükümetin tam desteği olsa dahi en az 2 yıl gerektiği hesaplanıyordu ve bu durumun süren savaşa Almanlar lehine bir katkısının olmayacağı varsayılıyordu.


Sonuç olarak Almanlar, 1945 yılına gelindiğinde, programın hedefleri sayılabilecek aşağıdakilerden hiç birini başaramamıştı:


·        İzotop seperasyonu (uranyum U-235 zenginleştirme)

·        Fizyon reaktörü inşa etme

·        Plutonyum elde etme

·        Atom bombası yapma.


Başarısızlığın temel nedenlerinden biri de program için ayrılan bütçeydi. Amerikalılar kendi atom bombası programları (Manhattan Project) için o günlerin parasıyla 2 milyar dolar para harcarken, Almanlar kendi programları için yalnızca 2 milyon dolar (Amerikalıların binde biri) karşılığı bütçe ayırmışlardı. Dahası, Amerikalılar kendi projelerinde doğrudan 130.000, dolaylı olarak 500.000 insanın işgücünü kullanmışlardı. Almanlarsa – içlerinde Werner Heisenberg gibi bir dahi olsa bile - sadece bir avuç fizikçinin çabasına bel bağlamıştı.


Heisenberg Sabotajı İddiası:


Yukarıda kısaca özetlenen pek çok sebebe karşın, Almanların başarısızlığını, Heisenberg’in programı sabote ettiği iddiasına bağlayanlar da vardır. Az sayıdaki bu iddia sahibine göre Heisenberg ölüm korkusuyla programa gönülsüz olarak katılmıştı, daha doğrusu programa katılma davetini reddedememişti ama atom bombasının Nazilerin eline geçmesini de istemiyordu. Programa katıldıktan sonra moderatör olarak bilinçli bir şekilde ağır su (D2O) kullanılmasını istemişti. Oysa ağır su nadir bulunuyordu ve üretimi de çok yavaştı. Yerine, moderatör olarak hafif su, berilyum ya da grafit kullanabilirlerdi. Moderatör fizyon reaksiyonu yavaşlatarak kontrol altına almaya yarayan medyuma denmektedir. Yüksek enerjili nötronlar moderatör içinde sürekli çarpıştırılarak enerjileri düşürülmekte ve sonra fizil materyale ulaşmaktadırlar. Böylece zincir reaksiyon kontrol altına alınmaktadır. Söz konusu iddiaya inananlara göre Heisenberg bilinçli olarak ağır suyu seçerek programı yokuşa sürmüştür.


Sabotaj iddiasına ikinci delil olarak Heisenberg’in Bohr’u Kopenhag’da ziyareti esnasında söylediği savlanan sözleridir. Buna göre Heisenberg Bohr’a atom bombasının yıkıcı etkilerinden çok korktuğunu, müttefikler atom bombası geliştirmezse, Almanların da geliştirmeyeceğini söylemiştir. Ancak, geçtiğimiz yıllarda üzerindeki “gizli” tasnifi kaldırılan Farm Hall tutanaklarına ve Bohr’un ailesinin yayınladığı Bohr’un Heisenberg’e yazdığı ve fakat göndermediği mektuba göre Heisenberg’in böyle bir şey söylemediği anlaşılmaktadır. Farm Hall tutanaklarında Heisenberg atom bombası yapılabileceğine hiçbir zaman inanmadığını söylemiş ve Hiroşima bombalamasını propaganda olarak nitelemişti. Bohr’un görüşmeden sonra Heisenberg’e yazıp göndermediği mektuptan ise Heisenberg’in gayet istekli bir biçimde proje için çalıştığı anlaşılmaktadır. İşin doğrusu Heisenberg atom bombası için gerekli fizil materyalin miktarını yanlış hesaplamıştır.


Tüm bunların ışığında, Almanlar atom bombası yapmak şöyle dursun, yanına bile yaklaşamamışlardır. Almanlar atom bombası yapmak için gerekli nükleer reaktörü bile hayata geçirememişlerdir. Almanya düştüğünde işgal kuvvetleri çalışır durumda ya da çalışmaya yakın bir reaktör bulamamış ama reaktör olması hedeflenmiş görece basit bir teçhizatla karşılaşmışlardır. Hitler kendi bilim adamlarına inansaydı ve ülkenin kaynaklarını lüzumsuz silah projelerine akıtmak yerine nükleer programlarına tahsis etseydi, küçük de olsa bir ihtimal atom bombası yapabilirlerdi ama bu ihtimal çok küçüktür. 

4 ay
Almanların İngiltere’ye Karşı Başlattığı Hava Muharebesi Neden Başarısız Oldu.

Bir süredir II. Dünya savaşı okumaları yapıyorum. Dikkatimi özellikle hava muharebelerine vermiştim ve Air Force dergisinde ilginç ve kapsamlı bir makale okudum. Polonya, Hollanda, Belçika ve Fransa’yı “Blitzkrieg” (yıldırım harekatı) stratejisi ile kolayca işgal eden Almanya, İngilizler karşısında neden başarısız olmuştu sorusuna ayrıntılı bir analizle cevap veren türden bir makaleydi bu ve konu makaledeki temel bulguları ve bazı detayları aranızda II. Dünya Savaşı meraklısı olanlar için paylaşmak istiyorum.


GİRİŞ


Polonya’nın işgalinden sonra Almanya’ya savaş ilan eden Fransa ve İngiltere’den, Fransa’nın fazla zorlanmadan ele geçirilmesi ve Fransız ve İngiliz birliklerinin Dunkirk limanından kaçışlarıyla Hitler’in kendine güveni olağanüstü artmıştı. İngiltere’yi ele geçirip arkasını sağlama alarak yönünü asıl hedefi olan Sovyetlere döndürmek istiyordu. Bu nedenle kurmaylarına İngiltere’nin işgali için bir savaş planı hazırlattı. Plan öncesinde yapılan değerlendirmelerde İngiltere’nin denizde bariz üstünlüğü görülmüş, bu üstünlüğü bertaraf etmenin tek yolunun hava üstünlüğünü ele geçirmek olduğu anlaşılmıştı. Bu amaçla, İngiliz hava Kuvvetleri (RAF), üsleriyle birlikte yok edilmeliydi. Bunun kolay olacağı öngörülmüştü çünkü Polonya, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg ve Fransa muharebelerinde “Blitzkrieg” stratejisinin bir parçası olarak kullanılan dalış-bombacısı Stuka’lar yüksek başarı göstermişti. Hitlerin Luftwaffe’ye güveni tamdı. Ek olarak, aldıkları istihbaratlar gereği RAF envanterinde sadece 400-500 uçak olduğu sanılıyordu. Alman kuvvetleri ise operasyon başlamadan önce bunun yaklaşık 10 katı kadar uçağa sahipti. Ayrıca İngiliz uçak endüstrisinin kapasitesini de bununla orantılı olarak olandan düşük hesaplamışlardı.


Sonuç olarak, İngiltere üzerinde hava sahasının ele geçirilmesi yani hava üstünlüğünün kurulması Luftwaffe için zor bir hedef olarak görülmüyordu. Bu nedenle tüm operasyonun 5 hafta süreceğini öngörmüşlerdi ancak bilmedikleri ve yanlış hesapladıkları çok şey vardı.

Luftwaffe’nin elinde bombardıman uçağı olarak Ju-87 Stukalar vardı. Stukaların hızı düz uçuşta 250 knot, dalışta 150 knot civarındaydı ve İngilizlerin 350 knot hıza sahip Hurricane avcı uçakları için kolay av görünümündeydi. Öyle de oldu ve Göring 19 Ağustosta tüm Stukaları ağır kayıplar nedeniyle operasyondan çekti.

Luftwaffe’de ağır bombardıman uçağı yoktu. Almanların ilk ağır bombardıman uçağı Heinkel-177 1944 yılında hizmete alınacaktı. Buna mukabil orta sıklet bombardıman uçağı olarak ellerinde Heinkel HE-111 ve Dornier DO-17 uçakları vardı ancak bu uçaklar yavaştı. Bir de ellerinde hem avcı hem de hafif bombardıman görevi üstlenebilecek BF-110’lar vardı ancak Almanlar operasyonun sonlarına kadar bunlardan bombardıman uçağı olarak yararlanmayı düşünmediler.


Almanların elinde avcı uçağı olarak BF-109 vardı ve 1935 yılında ilk uçuşunu yaptığında dünyanın en iyi avcı uçağı olarak kabul edilmişti ama savaşın başlarında kullanılan B versiyonları İngilizlerin Spitfire ve Hurricane avcılarıyla hemen hemen başa baş durumdaydı. Sonraki versiyonlarından olan D versiyonu muhtemelen 2. Dünya savaşının görece en iyi avcı uçağıdır. 


İngilizlerin elindeyse Spitfire, Hurricane (ve Boulton Paul Defiant) avcı uçakları vardı ve bu uçaklar genel olarak Alman avcılarıyla büyük ölçüde baş edebilecek kabiliyetteydi. İkisinden Spitfire daha yetenekli bir avcıydı ve savaşta daha etkili oldu. Zaten bu yüzden “İngiltere Muharebesinin” sembolü olarak kabul edilir. Spitfire’ın muharebedeki performansı gururlu Almanları hayli şaşırtmıştır. BF-109 Spitfire’a nazaran biraz daha hızlı, biraz daha yükseğe çıkabilen ve yakıt enjeksiyonlu motoru sayesinde daha hızlı dalabilen bir uçaktı ama Spitfire’dan daha büyük bir dönüş yarıçapına sahipti ki bu durum Spitfire’ın dönerek içte kalıp, BF-109’un arkasına dolanma/sarkma imkanı veriyordu. Almanların BF-110 uçağı ise hızlı olmakla birlikte görece hantal bir uçaktı ve İngiliz uçaklarının kıvraklığı ile baş edemeyerek Almanların çok ciddi kayıplar vermesine neden oldu. Alman Messerschmitt BF-109 ile İngiliz Spitfire MK I hemen hemen denk uçaklardı ve bu nedenle it dalaşlarında asıl belirleyici olan teknik üstünlükten çok, kimin daha önce gördüğü, güneşin pozisyonu, irtifa, uygulanan taktikler, pilot becerisi ve kalan yakıt gibi etmenler daha belirleyici oldu. Ayrıca İngilizler Alman avcılarıyla doğrudan it dalaşına girmekten genellikle kaçındılar ve bunun yerine Alman bombardıman uçaklarını takip ederek düşürdüler. Bunu yapabildiler çünkü Almanların avcı uçakları menzil sorunu nedeniyle İngiltere semalarında en çok 10 dakika kadar kalabiliyor ve dönüş yolunda bombardıman uçaklarını yalnız bırakmak zorunda kalıyorlardı. Refakatsiz dönen Alman bombardıman uçaklarını avlamak İngilizler için çok zor olmadı.


Savaşın başlarında İngilizlerin elinde 1200 kadar avcı uçağı vardı. Buna savunmaya katılan Kanada Hava kuvvetlerine ait 700 kadar uçağı eklersek yaklaşık 1900-2000 uçaklık bir İngiliz hava savunma gücü mevcuttu. Almanlarınsa Batı Avrupaya konuşlandırılmış 2550 kadar uçağı vardı ve bunların %80 (1977 uçak) kadarını İngiltere’ye karşı yürütülen Sea Lion operasyonunda kaybetti.


İngilizlerin asıl gücü istihbarattaydı. Almanlar İngiltere’nin kıyı boyunca dizilmiş radar istasyonlarının varlığından haberdar olmakla birlikte başlangıçta pek fazla önemsememişlerdi. Oysa İngiliz radarları son ana kadar uçaklarını yerde tutma şansı veriyor ve böylece daha uzun süre havada kalıp savaşma sürelerini uzatabiliyorlardı. Dahası, radarları sayesinde önlem alıp sivil kayıpları minimize edebiliyorlardı. İngilizlerin ikinci istihbarat kaynağı Almanların yüksek-seviyeli Enigma kripto kodunu kırmalarıyla, Alman muhaberatından akan bilgiydi. Böylece hava baskınlarının sayısını, kemiyetini ve zamanını öğrenebiliyorlardı.


İngilizlerin bir diğer avantajı 100 oktan benzin oldu. Alman hava saldırıları öncesinde hem Almanlar hem de İngilizler uçakları için 87 oktan benzin kullanıyordu. ABD ise 100 oktan benzin kullanıyordu. Amerikalılar İngiltere’ye yeter miktarda 100 oktan benzin gönderdiler. 100 oktan benzin Spitfire ve Hurricane uçaklarında kullanılan Merlin motorunun gücünü 1000 beygirden 1300 beygire çıkarmıştı. Böylece uçakların hızı ve atikliği daha da artmıştı. İngilizler RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) bünyesinde ”Fighter Command” adını verdikleri, sadece avcı uçaklarını yöneten bir komutanlık oluşturmuşlardı ve hava üslerini de buna göre düzenlemişlerdi.


HAVA MUHAREBESİ – BRİTANYA MUHAREBESİ


Fransa’nın işgalini takiben Hitler, İngiltere’nin masaya oturacağı inancıyla savaşa ara vermişti ama bir yandan da İngiltere’nin güney-doğu kıyıları uçaklar tarafından bombalanıyordu. Nitekim 10 temmuzda Manş denizi üzerinde büyük bir it dalaşı yaşandı ve Almanlar 15, İngilizler 10 uçak kaybetti. Bunun üzerine Hitler, 16 temmuzda, İngiltere’nin işgali için “Operation Sea Lion” adı verilen  harekatın başlaması emrini verdi ancak işgal için İngiliz hava kuvvetlerinin bertaraf edilmesi şarttı ve Alman donanması çıkarmaya 15 eylülden önce hazır olamayacağını bildirmişti. Göring, Hitler’e 15 eylüle kadar İngiliz hava kuvvetlerini yok etme sözü verdi.


Ve hava akınları başladı…


Başlangıçta radarları önemsemeyen Almanlar, muharebe ilerledikçe radarın önemini anladılar ve radar antenlerine saldırmaya başladılar. Ancak radar antenleri küçük olduğu için zor hedefti ve çoğunlukla isabet almıyordu. Oysa Almanlar radar antenlerini değil, genellikle antenin biraz uzağında konumlanan radar operasyon binalarını hedef almalıydı ama bunu yapmadılar ve İngiliz muharebesinde yaptıkları yanlışlar listesine bu taktik hatayı da eklediler.

13 Ağustosu Göring “kartalın günü” ilan etti ve o gün Almanlar tam 1485 sorti yaptılar. Maksadı, İngiliz avcılarını en kısa sürede gökyüzünden silmek olarak açıklamıştı Göring, “kartalın günü”nü ilan ederken…

15 ağustosta Almanlar İngiltere üzerinde 2000 sorti yaptı. İngiliz avcıları bazen günde 6 kez havalanmak zorunda kalıyordu. Almanlar muharebe boyunca günde ortalama 1000 uçakla saldırdılar ve nadiren 600 uçağın altına düştüler.


Ağustos 19 ile 23 arası kötü hava yüzünden hava saldırıları durdu. 24 Ağustostan itibaren yeniden başlayan ataklarda taktik değiştiren Almanlar, tüm hava üslerini hedef almak yerine, sadece RAF 11. Grup üslerini hedef almaya başladılar. Bu arada 18 ağustos Stukaların saldırılara katıldığı son gün oldu. Fazla sayıda verilen kayıplar nedeniyle Göring, Stukaları misyondan alıkoydu.


30 ve 31 ağustosta hava saldırıları zirve yaptı. 31 ağustosta Almanlar tam 1600 uçakla saldırdılar. 31 ağustosta İngilizler en yüksek kayıplarını verdi. O gün 39 uçak kaybettiler. Buna mukabil Almanlar aynı gün 74 uçak kaybetti. Savaşın bu günlerinde İngiliz kayıpları üretim hızlarını aşmaya başladı. Örneğin ilk ve son defa 1 eylülde Almanlar kaybettiklerinden çok uçak düşürebildiler. 24 Ağustos - 6 Eylül arasını Churchill, ibrenin Almanlara kaydığı periyot olarak tanımlamıştır. Tam da bu dönemde Hitler çok stratejik bir hata yaptı. Ağustos ayı sonlarında gece uçuşunda yolunu şaşıran 2 Alman uçağı bombalarını yanlışlıkla Londra üzerinde bırakmıştı. İngilizler buna Berlin’i bombalayarak cevap verince, Başkentlerinin hava saldırısından uzak olduğunu düşünen Hitler, öfkeden deliye dönerek 5 eylülden itibaren hava üsleri yerine Londra’nın bombalanmasını emretti. Oysa hava üslerini vurmaya devam etselerdi, belki de muharebeyi kazanabileceklerdi.


Bu çok yanlış karar sayesinde RAF avcı komutası rahat bir nefes aldı. O andan itibaren İngiliz uçak üretimi kayıpların üstüne çıktı. Almanlar da bu yanlış kararla, muharebenin odağını kaybettiler. Deniz Aslanı işgal operasyonunun başarılı olabilmesi için RAF’ı yok etmeleri gerekirken, şimdi anlamsızca Londra’yı bombalamaya başlayarak, temel amaçlarından uzaklaşmışlardı.


15 eylül Almanların güçlü biçimde saldırabildiği son gün oldu. O gün Almanlar 400 bombardıman ve 700 avcı ile saldırdılar. İngilizler de 11. Gruba bağlı tüm avcılarını havalandırdılar. Kapışmada İngilizler 28, Almanlar 56 uçak kaybetti. Pek çok Alman uçağı da dönüşte ya Manş denizine düştü ya da ağır hasarlı olarak Fransa’daki üslerine geri döndü. 15 eylülü zaferle kapatan İngilizler o günü Britanya günü adıyla bayram ilan ettiler.

Öte yandan İngiliz bombardıman uçakları da bu süre zarfında boş durmuyordu. Temmuz ve ekim arasında Fransa ve Belçika’daki Alman hava üslerine 9180 sorti yaptılar. Almanların gündüz saldırılarında hedef İngiliz avcı uçaklarının hava üsleriydi ama İngiliz avcılarını yerde bir türlü istedikleri ölçüde yakalayamıyorlardı ve bu ataklar bekledikleri kadar etkili olamıyordu. Bu nedenle, İngiliz avcılarını çoğunlukla it dalaşlarında düşürmeyi başarabildiler.


Kraliyet Hava Kuvvetlerini yok edemeyeceğini anlayan Hitler, 13 kasımda 2. bir emre kadar Deniz Aslanı operasyonunu erteledi.


KAYIPLAR:


İki taraf da hasmının kayıplarını abartarak duyurmayı tercih etti. Gerçek kayıplarla ilan edilen kayıplar atasındaki oran 1/3 civarındaydı. Gerçek kayıplar şöyle oldu: İngilizler avcı kumandanlığından 1023, bombardıman kumandanlığından 376 ve sahil korumadan 148 olmak üzere 1547 uçak kaybettiler. Almanlarsa 1887 uçak kaybettiler. Bunların 650’si BF-109, 323’ü BF-110 olarak gerçekleşti. Bazı kaynaklarda kayıp rakamları biraz daha yüksektir. Yukarıdaki rakamlar sıcak çatışma anlarındaki kayıplardır. Bu kayıplara ağır hasarlı uçaklar ve dönüş yolunda düşen yaralı uçaklar dahil olmayabilir. Genel olarak bakıldığında, İngiltere semalarındaki hava çatışmalarında İngilizler yaklaşık 2’ye 1 imha üstünlüğü kurdular. Buna mukabil, onlar da Fransa ve Belçika bombardımanlarında 400 civarında uçak kaybettiler. İngilizlerin gündüz çatışmalarındaki bu bariz üstünlüğü Almanları daha çok gece saldırıları yapmaya itti. Bu yolla Almanlar uçak kaybını en aza indirmek istediler çünkü başlangıçtaki  filolarının yarıdan fazlasını İngiltere semalarında kaybettiler.


Alman uçaklarının yarıdan fazlası Hurricane’ler tarafından düşürüldü. İngilizler Spitfire’ları BF-109’larla kapışmak için kullanırken, Hurricane’leri daha çok Alman bombardıman uçaklarını düşürmek için kullandılar. Savaşın bitiminde RAF başlangıçtakinden biraz daha fazla uçağa sahipti, yani düşürdüklerinden biraz fazlasını bombardımana rağmen muharebe boyunca üretebilmişlerdi. Buna mukabil Alman uçak endüstrisi aynı hızda cevap veremediği için muharebenin bitiminde başlangıcına oranla Almanlar filolarının avcılarda %30’unu, bombardımanda %25’ini kaybetmişlerdi.


Britanya muharebesi bitmişti, ancak “Blitz” adı altında İngiliz şehirlerinin aralıksız bombalanması yeni başlıyordu. Hitlerin hangi motivasyonla bu saldırıları yaptırdığı bilinmiyor. Hiçbir stratejik amaca hizmet etmeyen bu saldırılarda 40 bin İngiliz vatandaşı öldü. Bu esnada Berlin yüzünü yeni bir hedefe çevirmişti. Aralık 1940’da Hitler Operasyon Barbarossa harekatının başlaması emrini verdi. Göring bir kez daha abartılı iyimserdi. Luftwaffe, söylediğine göre, kızıl ordu uçaklarını kilden güvercinleri düşürür gibi düşürecekti. Gerisi tarihte kayıtlı.

6 ay
Gerçek Enflasyon %36,72

Akademisyenlerin bir araya gelerek kurduğu Enflasyon Araştırma Grubu ENAG aralık ayı ve yıl sonu verilerini yayınladı. ENAG'ın tuttuğu istatistiklere göre aralık ayı enflasyonu %4,08, 2020 tüm yıl enflasyonu da %36,72 olarak gerçekleşti.


Haberin detayları Burada:


ENAG'ın enflasyon araştırması TÜİK'i 3'e katladı (karar.com)


Geçen Eylül başında da Harvard'lı bir iktisat profesörü olan Alberto Cavallo Türkiye'de gerçek enflasyonun %36-37 bandında olduğunu söylemişti:


Harvard’lı profesör Türkiye’deki gerçek enflasyonu açıkladı (yenicaggazetesi.com.tr)



%14 nere, %37 nere. Devletin bir kurumunun bu kadar yalana batmış olması inanılır gibi değil. Ama şaşırmayalım. Şurada eski TUİK başkanlarının listesi ve kısa özgeçmişleri var. Bir onlara bakın, bir de son yıllarda atanan tiplere bakın.


Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) (tuik.gov.tr)


İşte bu iktidar, maaşlı çalışanları TUİK eliyle nasıl fairleştiriyor görün.


Gerçek enflasyon: %37


TUİK enflasyonu: %14


Maaşlara zamlar da TUİK enflasyonuna göre yapılıyor.



İktidarda kalabilmek için yapılan bu ucuz ve bayağı numaraları, atılan bu gevşek taklaları görmeyip hala bu iktidara oy verenler, UTANIN.

7 ay
2021 Nmax-155 / Yeni Nmax

Motor efsane özelliklerle geliyor.


  • Yeni Smart jeneratörlü Bluecore VVA motor
  • Anahtarsız çalıştırma sistemi
  • Start-Stop
  • 4'lü flaşörler
  • Çift arka amortisör
  • Çift kanal ABS'Li 230 mm full disk frenler
  • Çekiş kontrol sistemi
  • 23,3 lt sele altı bagaj (1 x XL full face kask sığar)
  • 7,1 lt yakıt deposu
  • Biri kapaklı 2 eşya cebi
  • Ön sol cepte 12V güç soketi (telefon şarjı vb. için)
  • Anahtarsız depo kapağı
  • Bluetooth (BT) bağlantısı ve MyRide uygulaması
  • BT bağlantısı ile park konumu işaretleme
  • BT bağlantısı ile gelen çağrılar ve mesajları görme
  • BT bağlantısı ile MyRide uygulamasında motorla ilgili teknik verilerin izlenmesi
  • Yeni dijital gösterge
  • Yeni şasi
  • Gündüz farı
  • 6 LED'li yeni ön farlar (4 kısa/2 uzun)
  • Rüzgarı daha iyi önleyen yeni ön grenaj ve siperlik
  • 15,1 PS ve 14,4 NM güç değerleri
  • 131 kg ıslak ağırlık


Açıkçası ben çok beğendim, alanlar güle güle kullansın.

7 ay
Anadol Çağdaş - Devrim'den Sonraki İlk %100 Yerli Otomobil

Alıntıdır:


"1970’lerin sonuna doğru, Jan Nahum yeni bir Anadol dizaynı için birçok prototip çalışması yaptı. Ancak ortaya çıkan bu prototiplerden büyük kısmı hiçbir zaman üretim aşamasına geçemedi. Otosan, bu dönemde, dünya otomobil endüstrisini yakından takip etmekte ve araç gövdesinde kullanılan fiber malzemeyi zamanla azaltacak modern bir model yaratma çabası içindeydi. Jan Nahum bu çabayı gerçeğe dönüştüren bir model geliştirdi. Bu modelde kaporta, çelik iskelet üzerine monte edilen fiber malzemeden yapılmış ve Claude Nahum tarafından geliştirilen 100 HP’lik Wankel motor yerleştirilmişti. Bu modele “ÇAĞDAŞ” ismi verildi.


Çağdaş ve yaratıcısı Jan Nahum, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nce verilen “Endüstriyel Tasarım” ödülüne layık görüldü . Medya uzun süre bu yeni modelle ilgili çok olumlu haberler yaptı ve Çağdaş’ın üretimine 1980 veya 1981’de başlanacağı söylendi. Ancak, 1980’lerdeki politik, sosyal ve ekonomik çalkantılar nedeniyle bu proje hiçbir zaman gerçekleşemedi.


Çağdaş’ın üretilen tek prototipi bugün Rahmi M. Koç Müzesi’nde sergilenmektedir."


Kaynak:


Anadol Çağdaş (1979) - Anadol (cetin.nl)


Anadol Çağdaş prototipi üretilmiş ama seri üretime geçme şansı bulamamış, %100 yerli ve %100 özel teşebbüs ürünü ilk otomobilimizdir. Devrim devlet tarafından yapılmıştı. Anadol ise Koç Otosan tarafından tasarlanıp 2 prototipi üretilmiştir.


Yıl:1978-1979


Tasarım: Yerli (Jan Nahum)

Motor: Yerli - Wankel motor 100 HP (Klaud Nahum)

Fikri Mülkiyet: %100 yerli.


Bugün 2023 yılında ilk yerli otomuzu yapıyoruz diye gerinenlerin, hadi Devrim'i geçtim, Çağdaş'ı görmezden gelmeleri ibretliktir.


Özel teşebbüs tarafından tamamı (tasarım/şase/gövde/motor) yerli ilk otomobil prototipin (2 adet) bu topraklarda bundan tam 41 (yazıyla KIRKBİR) yıl önce Otosan tarfından üretildiğini (ama 1979-1980 yıllarının çalkantılı ve kaotik otramında Otosan'ın seri üretimi göze alamadığını) unutmayalım diye paylaşıyorum.


Bu ülke bundan tam 41 yıl önce Wankel motor yapabilecek düzeydeydi.


Nereden nereye...


Not: Otomobili canlı olarak görmek isteyenler Rahmi Koç müzesinde görebilir.



https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/ce/52/1b/ce521b6d32604cc88e6a7b28556a308e.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/0e/89/5c/0e895c480804af171c987741804b367c.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/8e/fd/ef/8efdef4bd13102cb7cb064d35ecb2ce9.jpeg&t=0&width=480&text=1
https://forum.donanimhaber.com/cache-v2?path=http://store.donanimhaber.com/66/58/e5/6658e55e7d968fa869ee76c48272fd47.jpeg&t=0&width=480&text=1
geçen yıl
Ölüme Koşmak...
geçen yıl
Bir Foton En Çok Ne Kadar Enerji Taşıyabilir?
Bu soruyu hep merak etmişimdir. Gamma fotonları hayli enerjiktir ve bizlere fotonların gerektiğinde çok yüksek enerjiler taşıyabileceklerini göstermesi açısından bilgilendirici örneklerdir.

Ama ne kadar?

Evet, soru bu: Bir foton en çok ne kadar enerji taşıyabilir?

Bu sorunun aslında teorik bir yanıtı var:

Tek bir foton sonsuz enerji taşıyabilir!

E = h.f
Bu formülü açarsak;
E = h.c/Λ
h = Planck sabiti = 6.62607004 × 10-34 m2 kg / s
c = ışık hızı = 299.792.458 m/s
Λ = Fotonun dalga boyu (m)

Formülde 2 sabit var, değiştirilemez. Matematik alanlar bilir, formülde dalga boyu 0 alınırsa Limite göre E = sonsuz olacaktır. Ne var ki, pratik limitler matematik limitlerden önce geliyor.

Bu limitli sonucun bence üçü aslında aynı olan 7 pratik açmazı var:

1.Dalga boyu 0 olursa foton artık dalga karakteri gösteremez ve bu durum Kuantum Mekaniği ile çelişiyor.

2.Pek çok Kütle çekimi ve Kuantum denkleminde Planck mesafesi/uzunluğundan daha kısa uzunluklar tutarsız sonuçlar verdiği için Planck uzunluğu (1,6 x 10^-35 m) cari fizik kuramları dahilinde mümkün olan en kısa mesafe olarak kabul ediliyor. Bu durumda bir fotonun dalga boyu 1,6 x 10^-35 metreden kısa olamaz. Bu da frekans cinsinden kabaca 1,85486 x 10^43 Hertze karşılık geliyor (c/hl). Buraya daha sonra döneceğim

3.Ya da aynı mantıkla fotonun bir salınımı Planck zamanından (1.911 × 10^-43 s) daha kısa süremez yani 1/ht frekansın üst sınır değerini vermektedir.

4.Ya da yine aynı mantıkla fotonun dalga boyu Planck sıcaklığını aşacak kısalıkta olamaz.

5.Evrende sonsuz enerji yok!.. Buraya da daha sonra döneceğim.

6.Enerji/momentumun korunumu yasası gereği izole bir fotondan söz edemeyiz. Bir başka deyişle, foton-foton yıkımında çevredeki diğer partiküllerin varlığı fotonun enerjisini 10^30 Hertz civarına limitler. Bu sürekli interaksiyon yüzünden foton daha yüksek enerji düzeylerine ulaşamaz.

7.Özel Görelilik açısından Doppler etkisi nedeniyle hangi referans çerçevesinden fotonu gözlediğinize bağlı olarak fotonun enerjisi gözlemciye göre değişiyor görünmektedir. Kuşkusuz bu olgu, Planck düzeyinde bir enerjiye sahip fotonu gözlerken sorun yaratacaktır.

Şimdi bu maddeleri tek tek açalım;

1.Fotonun dalga boyunun sıfır olması iki sonuca yol açar. Birincisi, yukarıda verili enerji denklemi gereği dalga boyu 0 olduğunda enerji sonsuz olacaktır, oysa evrenin enerjisi sonludur. İkincisi, dalga boyunun 0 oluşu dalga karakterinin kaybolması anlamına gelir ki dalga-parçacık ikililiğine dayanan Kuantum mekaniğine aykırı bir durumdur. Bu durumda Heisenberg Belirsizlik İlkesi işlemez hale gelir çünkü dalga olasılık fonksiyonu işlevsiz hale gelir. Öyleyse bir fotonun dalga boyunun 0 ve dolayısıyla enerjisinin sonsuz olması matematik düzeyinde mümkün görünse bile içinde bulunduğumuz fiziki gerçeklikte mümkün değildir.

2.Planck mesafesi Kuantum fiziğinde 2 uzay koordinatı arasında olabilecek en kısa mesafedir. Bu mesafede, uzay-zaman dokusunu oluşturan Kuantum köpüğünün/dalgalanmalarının meydana geldiği düşünülmektedir. Eğer fotonun dalga boyuna alt limit olarak Planck mesafesini alırsak, tek bir fotonun enerjisi;
E = h.c/Λ
E = 6,62607E-34 x 299792458 / 1,62E-35 = 1,23E+10 jul olacaktır.
Fotonun frekansı da 1/t üzerinden 1,86E+43 Hertz olacaktır. Bunun ne anlama geldiğini merak ediyorsanız şöyle bir örnekle açıklayabilirim: Planck dalga boyundaki tek bir fotonun enerjisi yaklaşık 12,3 jigajul olacaktır ve bu da ortalama bir nükleer santralın yaklaşık 6 saniyede ürettiği elektriğe (949 w-s) karşılık gelmektedir.

3. 2. maddede Planck mesafesi üzerinden gitmiştik. Burada Planck zamanı üzerinden gidersek yine aynı sonuca ulaşırız. Bir başka deyişle foton dalgasının tek bir osilasyonu Planck zamanından daha kısa süremez. O halde f = 1/t = 1/ 5,39E-44 (Gauss) = 1,86E+43 Hertz olacaktır. E = h.f formülünden 6,62607E-34 x 1,86E+43 = 1,23E+10 jul olarak yine 2. maddedekiyle aynı sonuca ulaşırız.

4.Şimdi de Planck sıcaklığı üzerinden gidersek yine aynı sonuca ulaşırız. Fizik bilenler için kara cisim ışımasındaki sıcaklıkla dalga boyu arasındaki ilişkiyi Wien yasasından bulabiliriz: T = b/ Λmax. Buradan;
Λmax = b/T = 2.8977729E−3 / 1,48679E+32 = 1,94902E-35 m (buradaki küçük farklılık Wien hacim sabitinin derivasyonunun standart Gauss derivasyonlarından farklı olmasından kaynaklanmaktadır).

5.Evet, evrende sonsuz enerji yok. Esasen evrenin toplam enerjisinin sıfır olduğu kabul edilir ama bu sıfır, evrendeki toplam pozitif (madde ve ışık) ve negatif (kütleçekimi) enerjiler toplanarak elde edilir. Bu durumda evrenin bir toplam pozitif enerjisi vardır ve bu toplam pozitif enerjiyi çok hassas olarak hesaplamak güçtür ancak yaklaşık tahminlerde bulunulabilir. Bir tahmine göre evrenin toplam pozitif enerjisi 2,01E+69 juldür. Bu durumda tek bir fotonun enerjisi bu değerle sınırlıdır. Ne var ki bu değer Planck mesafesinin altında dalga boyu ile mümkün olduğundan (Λ = h.c/E), pratikte tek bir fotonun evrenin tüm pozitif enerjisine sahip olamayacağı varsayılır.

6.Bir fotonun 10^30 Hertz üzeri frekanslara ulaşabilmesi teknik olarak pek olası görünmemektedir. Yüksek enerjili fotonlar yüksek enerjili elektronlardan salınırlar. Enerjinin ve momentumun korunumu yasası gereği toplam enerji fotonlar ve tüm diğer parçacıklar arasında paylaşılır ve değiş-tokuş yapılır. Bu nedenle foton aşırı yüksek enerjiye ulaştığında, daha fazla enerji kazanamadan bir başka fotonla ya da elektronla çarpışarak ya annihilasyona uğrayacak ya da soğurulacaktır. Sonuçta evrende izole bir foton olması mümkün değil. Evrende 10^88 foton olduğu hesaplanıyor ve fotonların böyle aşırı enerjilere ulaşabileceği yegane an Big Bang anı olduğu için bir fotonun evrenin minnacık bir alana sıkıştığı Big Bang anında bir başka fotonla çarpışıp yıkıma uğraması sadece an meselesidir. İşte Big Bang anındaki maddi koşullardan yola çıkılarak bir fotonun pratikte 10^30 Hertzin üzerinde frekanslara ulaşamayacağı düşünülüyor.

7.Doppler etkisi altında kaynağı size yaklaşan bir fotonun frekansı giderek yükselecektir. Aynı şekilde kaynağı sizden uzaklaşan bir fotonun frekansı da alçalacaktır. Bu durumda fotonun enerjisi referans çerçevesi ile ilintili olacaktır. Yani aynı fotonu 2 farklı gözlemci 2 farklı enerji düzeyinde ölçebilecektir. Söz konusu rölativistik etki yüzünden fotonun mutlak enerjisini doğru olarak ölçmek pek mümkün olmayacaktır.


Ölçümler Ne Söylüyor?


Yengeç nebulası ve birkaç aktif galaksiden gelen gamma ışınım ölçümlerinde 10^27 Hertz civarında frekans ölçümü tespit edildi. Bazı kaynaklar kozmik radyasyon içinde diffüz gamma radyasyonunu 10^29 Hertz olarak ölçtüğünü iddia ediyor. Çoğu kaynak da 10^24 Hertz civarında diffüz gamma ışıması ölçmüş durumda ve 10^30 Hertzin üst limit olduğu varsayılıyor.
Peki, en yüksek ölçümün 10^29 Hertz olduğunu varsayarsak, bu hangi enerji düzeyine karşılık geliyor?
E = h.f ise buradan: 6,62607E-34 x 10^29 = 6,6261e-5 jul yapar. Bizim için bu ölçeklerde önemli olan elektronVolt karşılığı. O da 4,1357e11 eV yapıyor. İzole bir atomun en dış yörüngesindeki bir elektronu koparmak (atomu iyonize etmek) için atomuna göre değişmekle birlikte ortalama 10-20 eV yetiyor.


Sonuç

Bir fotona sonsuz enerji vermek denklemsel düzeyde mümkün ancak bu durum matematikte sık görülen bir tutarsızlık/bağdaşmazlık. Örneğin böyle durumları Genel Göreliliğin tekilliğe yol açan diferansiyel denklemlerinde de görüyoruz. Tekillik aslında istenmeyen bir durum, bir matematik anomalisi. Fiziksel olarak imkansız sayılabilecek bir durumu bir matematik denklemi mümkün kılıyor.

Bir fotonun bu nedenle sonsuz enerjisi olması pratik olarak imkansız çünkü evren zaten limitli bir enerjiye sahip. Bir fotonun yine teorik olarak Planck ölçütlerinde enerji taşıyabileceğini ve bu durumun Big Bang anında gerçekleştiğini düşünüyoruz. Günümüzün soğuyan ve giderek genişleyen evreninde Big Bang anındaki sıcaklıklara (yaklaşık 10^32 K) erişmeyi mümkün kılacak fiziksel bir süreç var mıdır ben bilmiyorum. Süpernova patlamalarında, Quasarlarda çok yüksek enerji düzeylerine ulaşılıyor ama bu süreçlerin çekirdeğinde/merkezinde bu kadar yüksek sıcaklıklara çıkıldığını sanmıyorum. Bu nedenle fizikçilerin öngördüğü frekans tavanı olan 10^30 Hertz ve onun enerji karşılığı olan foton başına 6,63e-04 jul (2,3868 Watt-saat) enerji günümüz evreninde bir fotonun ulaşabileceği maksimum enerji düzeyi olarak görünüyor. Kuşkusuz bu bile çok yüksek bir enerji düzeyi. Bu enerji düzeyinde yoğun bir gamma ışımasına maruz kalan biri kısa sürede buharlaşırdı.
geçen yıl
ANITA Janus Point İkiz Evrenin İzlerini mi Buldu?
ANITA (Antarctic Impulsive Transient Antenna) Projesi NASA ile ABD Enerji Bakanlığı desteğinde ve Hawaii Üniversitesi öncülüğünde olmak üzere UCLA, Ohio Devlet Üniversitesi, Delaware Üniversitesi, Kansas Üniversitesi, Washington Üniversitesi, Londra Kolej Üniversitesi, NASA Jet İtki Laboratuvarı, Şikago Üniversitesi, Caltech ve Tayvan Milli Üniversitesi işbirliği ile çok yüksek enerjili kozmik nötrinoları Askaryan etkisinden yararlanarak incelemek amacıyla oluşturulmuştur. Çok yüksek enerjili kozmik ışınların Antartika’daki kalın buz tabakasıyla etkileşime girerek geriye anizotropik radyo dalgaları ve/veya mikrodalgalar şeklinde yansıdığı öngörülmektedir. Proje bu amaçla Antartika’yı üs seçmiş ve çok hassas bir anten (ANITA) balonlar aracılığı ile Antartika semalarında stratosferik yüksekliklerde (10-50 km) uçurularak veri toplanmıştır.

Projenin amacı yüksek enerjili nötrinoları Askaryan etkisi denilen bir fenomen aracılığıyla incelemekti ve bunun için parazit yapabilecek radyo dalgalarının hemen hiç olmadığı Antartika semaları seçilmişti. Askaryan etkisi temel olarak yüksek enerjili bir parçacığın ışığın dalga fazından hızlı yol almasıyla ortaya çıkan ikincil/yan ürün parçacıkların radyo ya da mikrodalga spektrumunda anizotropik ışıması olgusudur. Düşük enerjili nötrinoları tespit etmek neredeyse imkansızdır ancak yüksek enerjili nötrinoları bu yöntemle tespit etmek mümkündür.





Bu amaçla, Askaryan dalgalarını saptayacak şekilde tasarlanmış olan ANITA anteni yüksek irtifa (35-40 km) balonları aracılığıyla Antartika semalarında toplam 4 kez uçuruldu ve veri toplandı.

Bu uçuşlardan toplanan verilerde iki kez bir anomali görülmüş ancak bu anomaliler yine benzer bir proje olan IceCube deneylerinde gözlenmemiştir. Ancak özellikle 2016 yılında yapılan uçuşta toplanan verilerde gözlenen anomali Standart Modele aykırı sonuçlar içermektedir. Şöyle ki; yüksek enerjili nötrinolar uzaydan yoğun bir şekilde dünyaya düşmektedirler. Çok nadiren (milyarda 1) bu yüksek enerjili nötrinolar dünya yüzeyinden sekerek uzaya geri dönmektedir. Bu türden örnekler olağanüstü örneklerdir ve olağan durumda konu nötrinolar atmosfer ya da yeryüzü tarafından bloke edilmektedirler. Düşük enerjili nötrinolar ise ne atmosferle ne de yerküreyle etkileşime girmeden dünyanın içinden geçip gitmektedirler.

2016 yılında toplanan verilerde hiçbir şekilde izah edilemeyecek yoğunlukta Antartika yüzeyinden uzaya doğru yüksek enerjili bir Tau nötrinosu fırtınası tespit edildi. Bu nötrinolar uzaydan gelseydi, normalde atmosfer ve Antartik buz kütlesi tarafından bloke edilmesi gerekirdi. Yani nötrino sinyali beklenen konumdan – uzaydan – değil, yerden geliyordu!

Bu durum Standart Modele aykırıydı. Biri olağanüstü, diğeri olağan iki açıklama geliştirildi. Olağan olan açıklama yakınlardaki bir süpernova patlamasından gelen nötrino ışıması o kadar masif ve yoğundu ki milyarda 1 olasılıkla gerçekleşecek yansımalar bu yoğun olarak geri dönen nötrino demetini yaratmıştı.
Diğeri ise Standart Modelde sol-elli olarak bilinen Tau nötrinolarının sağ-elli ayna ikizinin bulunmuş olmasıydı. Yani evrende egzotik yeni bir parçacık bulunmuştu ve bu parçacık zamanda geri gidiyordu!





Zamanda geri gitme olgusu bir kavrama dayandırılmaktadır. Bu kavrayışa göre madde ve anti-madde aslında tıpatıp aynı parçacıklardır ancak birbirlerine göre zamanda ters yönde yol aldıkları için yükleri farklıymış gibi görünmektedirler. Bir başka deyişle negatif yüklü elektronla onun antisi olan pozitif yüklü pozitron aslında aynı parçacıktır ancak pozitron elektrona göre zamanda ters yönde gitmektedir ve bu nedenle bize pozitif yüklüymüş gibi görünmektedir.
Bu kavramdan yola çıkılarak evrenimizin ayna imajı olan bir “ikiz evren” modeli ortaya atıldı. Bu modele göre Big Bang anında aslında madde ve anti-maddeden oluşan iki evren yaratılmıştı. Bizim içinde bulunduğumuz evren zamanda ileri giderken diğeri zamanda geri gidiyordu. Bu modelin ortaya atılışının temel amaçlarından biri neden zaman oku tek yönlüdür ve anti-maddeye ne oldu sorularına bir cevap bulmaktı. Bu modele göre bizim evrenimiz genişlerken diğer evren zamanda geri gittiği için küçülüyordu ve her iki evren ters yönlerde iç içeydi. Modelin aslında matematik düzeyinde bir dizi açmazı var ve bu yüzden olsa gerek fizik çevrelerinde çok taraftar bulmuş görünmüyor.

Ancak ANITA’nın bulguları bize bu modelin tutarlı olabileceğine işaret ediyor. Tespit edilen Askaryan radyasyonu evrenimizdeki sol-elli nötrinoların işi olamaz gibi görünüyor. Bu durumda sağ-elli yeni bir Tau nötrinosu* keşfedilmiş olabilir ve sağ-elli tau nötrinoları ancak zamanda geri giden bir ikiz evren varsa mümkün olabilir.
Şimdilik fizik camiası bu öneriye soğuk duruyor ve ANITA verilerinin çok daha ayrıntılı analizlerini bekliyor. Üstelik Antartika’da yapılan benzer başka gözlemlerde bu olguya rastlanmamış olması düşük de olsa parazitik sinyal ihtimalini artırıyor.

Sonucu hep birlikte bekleyip göreceğiz…

(*) Tau nötrinoları düşük enerjili nötrinolardır ve geçici olarak yüksek enerjili tau leptonlarına dönüşebilmektedirler. Modele göre bu parçacıklar uzayda tau leptonları olarak yol almakta, atmosfere çarpınca düşük enerjili Tau nötrinosuna dönüşüp yeryüzünden geçmekte ve buz kütlesinden çıkarken tekrar yüksek enerjili tau leptonlarına dönüşmektedirler ve bu da onların varlığını tespit etmemize olanak tanıyan Askaryan etkisine yol açmaktadır.


ANITA Resmi web sitesi:http://www.ps.uci.edu/~anita/
geçen yıl
GM 1,6 Milyon KM Ömürlü Batarya Geliştirdiğini Duyurdu
GM 1,6 milyon km ömrü olan ve mevcut bataryalara göre daha kısa sürede şarj olan batarya geliştirdiğini duyurdu. Şirket kaynaklarına göre yeni pil ilk önce Hummer'de kullanılacak.

Öte yandan Tesla da geçenlerde 1,6 km ömürlü bir batarya için patent başvurusu yapmış bulunuyor.

Bağlantı:
1,6 Milyon Km Ömürlü Otomobil Bataryası

Bu gelişmeler elektrikli otomobillerin ekonomik ömürlerini muazzam yukarılara çekebilir ve ilk alım maliyeti yüksek olsa bile çok uzun yıllar kullanılabileceği için TCO yani toplam kullanma maliyeti çok düşük olacaktır.

Sanırım sektörden daha fazla güzel haber duyacağız önümüzdeki yıllarda...
DH Mobil uygulaması ile devam edin.
Mobil tarayıcınız ile mümkün olanların yanı sıra, birçok yeni ve faydalı özelliğe erişin.
Gizle ve güncelleme çıkana kadar tekrar gösterme.